İş yerlerinde çalışanlar arasında borç para alışverişi zaman zaman yaşanabilir. Maaş gününü bekleyen bir çalışanın arkadaşından birkaç bin lira istemesi, acil bir ihtiyacı olan çalışana mesai arkadaşının yardımcı olması veya bir çalışanın diğerine kısa süreliğine karşılıksız borç vermesi tek başına olağan dışı bir durum değildir.

Ancak burada çok önemli bir sınır vardır.

Bir çalışanın arkadaşına yardım etmesi başka şeydir, iş arkadaşlarının ekonomik sıkıntılarını düzenli bir kazanç kapısına çevirmesi bambaşka bir şeydir.

Özellikle borç verilen paranın üzerine faiz, vade farkı, komisyon veya başka bir ekonomik menfaat eklenmeye başlandığında konu artık yalnızca iki çalışan arasındaki özel bir borç ilişkisi olmaktan çıkabilir. Şartları oluştuğunda ceza hukuku bakımından tefecilik suçu gündeme gelebilir.

Üstelik sonuç yalnızca hapis ve adlî para cezası değildir. Davranışın işyerindeki güven ilişkisini, çalışma düzenini ve çalışma barışını bozması halinde iş hukuku açısından da ciddi sonuçlar ortaya çıkabilir.

Tefecilik suçu nedir?

Türk Ceza Kanunu’nun 241. maddesi, tefeciliği oldukça açık biçimde düzenlemektedir.

Kanuna göre kazanç elde etmek amacıyla başkasına ödünç para veren kişi, tefecilik suçundan sorumlu tutulabilir.

Güncel düzenlemeye göre suçun temel cezası iki yıldan altı yıla kadar hapis ve beş yüz günden beş bin güne kadar adlî para cezasıdır. Suçun bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde verilecek ceza ayrıca artırılır.

Burada özellikle dikkat edilmesi gereken nokta şudur:

Her borç para verme işlemi tefecilik değildir.

Bir çalışanın arkadaşına 10.000 TL borç vermesi ve bir ay sonra yine 10.000 TL geri alması, sırf ortada bir borç ilişkisi bulunduğu için tefecilik suçunu oluşturmaz.

Buna karşılık aynı kişinin farklı çalışanlara düzenli biçimde para vermesi ve verdiği paranın karşılığında daha fazlasını istemesi, bu işlemlerden ekonomik menfaat sağlamayı amaçlaması halinde durum tamamen değişebilir.

Dolayısıyla hukuki değerlendirmede yalnızca “borç verildi mi?” sorusuna bakılmaz.

Paranın hangi amaçla verildiği ve borç veren kişinin bundan bir kazanç elde etmeyi amaçlayıp amaçlamadığı önem taşır.

Faiz oranının düşük olması kurtarıcı değildir

İşyerlerinde bazen şu tür savunmalar duyulabilir:

“Ben yüksek faiz istemiyorum.”

“Bankadan çok daha düşük.”

“Arkadaşımdan sadece yüzde birkaç aldım.”

“Zaten zor durumda diye piyasanın altında verdim.”

Bunların hiçbiri tek başına tefecilik riskini ortadan kaldırmaz.

Çünkü TCK 241 bakımından temel mesele, uygulanan oranın bankaların oranından yüksek veya düşük olması değildir. Önemli olan, ödünç para verme işleminin kazanç elde etme amacı taşımasıdır.

Kazanç yalnızca “faiz” adı altında da ortaya çıkmak zorunda değildir.

Vade farkı, komisyon veya başka bir ekonomik menfaat sağlama amacı da olayın niteliğine göre değerlendirmeye alınabilir.

Bu nedenle “Ben faiz demedim, hizmet bedeli dedim” veya “Komisyon aldım” şeklindeki isimlendirmeler tek başına işlemin hukuki niteliğini değiştirmez.

Mahkeme açısından önemli olan kullanılan kelime değil, işlemin gerçek ekonomik niteliğidir.

Tefecilik için mutlaka sürekli olarak para dağıtmak mı gerekir?

Burada da önemli bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek gerekir.

Tefecilik suçunun oluşması için kişinin yıllardır bu işi yapıyor olması, onlarca kişiye para vermesi veya bunu bir meslek haline getirmesi şart değildir.

Başka bir ifadeyle “Ben bunu sadece bir kez yaptım” demek otomatik olarak suç oluşmaz anlamına gelmediği gibi, “Benim düzenli bir tefecilik faaliyetim yok” demek de tek başına hukuki sorumluluğu ortadan kaldırmaz.

Ancak tek bir borç ilişkisinin tefecilik olarak değerlendirilebilmesi için de olayın bütün unsurlarının ortaya konulması gerekir. Özellikle kazanç elde etme amacı somut olayın koşulları ve delilleri üzerinden değerlendirilir.

Bu nedenle mesajlar, banka hareketleri, senetler, geri ödeme kayıtları, tarafların beyanları ve benzeri deliller önem kazanabilir.

İşyerinde “Aramızda hallediyoruz, kimseye söylemeyiz” düşüncesi de bu nedenle hukuki bir güvence değildir.

Tefecilik şikâyete bağlı bir suç değildir

Tefecilik bakımından bir başka önemli nokta da suçun şikâyete tabi olmamasıdır.

Yani mağdurun “Ben şikâyetçi değilim” demesi, her durumda ceza soruşturmasının önüne geçmez.

Savcılık, suç şüphesini başka bir şekilde öğrenirse gerekli şartların bulunması halinde soruşturma yürütülebilir.

Örneğin bir çalışanın borcunu ödeyememesi nedeniyle ortaya çıkan tartışma, işyerinde yapılan bir inceleme, başka bir soruşturma sırasında elde edilen belgeler veya banka hareketleri üzerinden konu adli makamların önüne taşınabilir.

Bu nedenle işyerindeki böyle bir ilişki yalnızca tarafların kendi aralarında çözebileceği basit bir mesele olarak görülmemelidir.

İşveren açısından mesele neden daha da önemlidir?

İşverenin karşısına genellikle olayın kendisinden önce sonuçları çıkar.

Bir çalışan diğer çalışanlara sürekli para vermeye başlamıştır.

Başka bir çalışan maaş gününü beklemektedir.

Bir diğeri borcunu ödeyememektedir.

Sonra telefonlar, mesajlar, tartışmalar başlar.

“Paramı ne zaman vereceksin?”

“Bu ay maaşımdan kesilecek, biraz daha bekle.”

“Ben senin için bekledim, sen de sözünü tut.”

Bir süre sonra işyerinde çalışanların ekonomik ilişkileri, çalışma ilişkilerinin önüne geçmeye başlar.

Borç veren çalışan kendisini diğer çalışanlar üzerinde ekonomik bir güç sahibi olarak görmeye başlayabilir. Borcunu ödeyemeyen çalışan baskı altında kalabilir. Aralarında tartışma çıkabilir. Diğer çalışanlar taraf olabilir.

Bir mağazada, depoda, fabrikada veya ofiste yaşanan bu tür bir ekonomik ilişki, kısa süre içerisinde ekip içi iletişimi ve yöneticinin işyerindeki otoritesini dahi etkileyebilir.

İşyerinde ekonomik güç ilişkileri çalışma ilişkilerinin önüne geçmeye başladığında, işverenin artık “Bu onların özel meselesi” diyerek tamamen kenarda kalması kolay değildir.

İşveren çalışanı doğrudan tazminatsız işten çıkarabilir mi?

Burada da çok dikkatli olmak gerekir.

4857 sayılı İş Kanunu’nun 25/II maddesi, işçinin ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan davranışları nedeniyle işverenin iş sözleşmesini haklı nedenle derhal feshedebilmesine imkân tanır.

Ancak “Çalışan arkadaşına borç verdi, o halde kesinlikle tazminatsız işten çıkarılır” şeklinde bir sonuç doğru değildir.

Çünkü her borç verme davranışı aynı nitelikte değildir.

Bir çalışanın mesai arkadaşına bir defaya mahsus, karşılıksız ve herhangi bir sorun yaratmadan borç vermesi ile işyerindeki çalışanlara kazanç elde etmek amacıyla düzenli olarak para vermesi aynı şekilde değerlendirilemez.

Özellikle borç ilişkilerinin işyerinde baskı, tehdit, tartışma, ekonomik bağımlılık veya ciddi huzursuzluk oluşturması; çalışanın davranışının doğruluk ve bağlılık yükümlülüğüyle bağdaşmaması veya işyerindeki çalışma düzenini ciddi biçimde bozması halinde işveren açısından haklı nedenle derhal fesih gündeme gelebilir.

Bu durumda şartları oluşmuşsa iş sözleşmesi bildirim süresi beklenmeden sona erdirilebilir ve haklı fesih nedeniyle kıdem ve ihbar tazminatı ödenmemesi söz konusu olabilir.

Ancak işverenin bunu otomatik bir sonuç olarak görmemesi gerekir.

Fesih nedeninin somut olaya dayanması ve gerektiğinde ispatlanabilmesi önemlidir.

Çalışma barışı bozuluyorsa mesele büyür

Yargıtay uygulamasında da işyerindeki borç-alacak ilişkilerinin yalnızca taraflar arasındaki özel ilişki olarak değerlendirilmediği, olayın işyerindeki çalışma düzenine etkisinin önem taşıdığı görülmektedir.

Çünkü işveren açısından asıl sorun bazen paranın kendisi değil, paranın işyerinde oluşturduğu güç ilişkisidir.

Örneğin bir çalışan, dört-beş mesai arkadaşına sürekli borç para veriyor ve karşılığında fazlasını istiyorsa, zaman içerisinde bu kişiler arasında ekonomik bir bağımlılık ortaya çıkabilir.

Borcunu ödeyemeyen çalışan, borç veren kişinin baskısı altında kalabilir.

Borç veren çalışan ise “Benim paramı ödemiyor” diyerek işyerinde tartışma çıkarabilir.

İşveren bir bakar ki çalışanların bir kısmı birbirleriyle değil, borç ilişkileri üzerinden iletişim kuruyor.

İşte burada mesele artık sadece bir para alışverişi değildir.

Çalışma barışı bozulmuştur.

“Faiz değil, altın veya döviz olarak geri alacağım” denilirse?

Günümüzde bu konuda özellikle dikkatli olmak gerekiyor.

Yüksek enflasyon nedeniyle bazı kişiler TL olarak verdikleri paranın değerini korumak için borcun altın veya döviz üzerinden geri ödenmesini kararlaştırabiliyor.

Ancak burada da otomatik sonuçlara ulaşmak doğru değildir.

Gerçekten yalnızca verilen anaparanın ekonomik değerini korumaya yönelik bir düzenleme yapılması ile borç verme işleminin görünüşte faiz içermemesine rağmen borç verene kazanç sağlamayı amaçlayan bir sisteme dönüştürülmesi aynı şey değildir.

Örneğin bir kişi verdiği borcun belirli miktarda altın karşılığı olduğunu belirliyor ve vade sonunda aynı miktarda altın geri alıyorsa olayın değerlendirilmesi başka olabilir.

Buna karşılık döviz veya altın üzerinden yapılan hesaplama sonucunda borç veren kişinin sistematik ve belirgin biçimde ekonomik kazanç elde ettiği, yöntemin de faiz veya kazanç ilişkisini gizlemek amacıyla kullanıldığı ileri sürülebiliyorsa ceza hukuku bakımından farklı bir değerlendirme gündeme gelebilir.

Bu nedenle “Faiz almıyorum, altın alıyorum” demek tek başına hukuki güvence sağlamaz.

Mahkeme işlemin adına değil, gerçek niteliğine bakar.

Ayrıca bireyler arasındaki döviz, altın veya kıymetli maden üzerinden yapılan sözleşmelerin özel hukuk bakımından geçerliliği de ayrıca değerlendirilmelidir. Bu konu yalnızca TCK 241 üzerinden çözülebilecek bir mesele değildir.

Borç sözleşmesi otomatik olarak geçersiz midir?

Önceki metinlerde sık yapılan bir başka hata da burada ortaya çıkıyor.

“Tefecilik varsa yapılan bütün borç sözleşmeleri kesin olarak geçersizdir” şeklinde genel bir cümle kurmak hukuken fazla iddialıdır.

Ceza hukuku ile borçlar hukuku birbirinden farklı alanlardır.

Bir işlemin TCK 241 kapsamında suç oluşturup oluşturmadığı başka bir meseledir; taraflar arasındaki borç ilişkisinin, faiz şartının veya başka bir sözleşme hükmünün özel hukuk bakımından geçerli olup olmadığı başka bir meseledir.

Türk Borçlar Kanunu’nda hukuka veya ahlaka aykırı sözleşmelere ilişkin hükümler bulunmaktadır. Ancak buradan hareketle her faizli borç sözleşmesinin otomatik olarak geçersiz olduğu sonucu çıkarılamaz.

Somut olayın niteliği, sözleşmenin içeriği, tarafların iradesi ve işlemin hukuki sebebi ayrıca değerlendirilmelidir.

Bu nedenle bir işverenin veya çalışanın karşılaştığı somut bir uyuşmazlıkta “Bu sözleşme kesin geçersizdir” demek yerine hukuki inceleme yapılması gerekir.

İşveren böyle bir durumda ne yapmalı?

İşveren açısından en büyük hata iki uçtan birine savrulmaktır.

Bir tarafta “Çalışanların özel hayatı beni ilgilendirmez” diyerek işyerinde ortaya çıkan ekonomik baskıyı görmezden gelmek vardır.

Diğer tarafta ise duyduğu ilk söylenti üzerine çalışanı hiçbir araştırma yapmadan suçlu ilan etmek ve işten çıkarmak vardır.

İkisinin ortasında daha sağlıklı bir yönetim anlayışı bulunur.

Öncelikle olayın gerçekten ne olduğu anlaşılmalıdır. İddia ile gerçek birbirinden ayrılmalıdır. Varsa hukuka uygun şekilde elde edilmiş belgeler, mesajlar, ödeme kayıtları veya diğer deliller değerlendirilmelidir.

Davranışın işyerine etkisi ayrıca ele alınmalıdır.

Çünkü işveren açısından iki ayrı soru vardır:

Ortada ceza hukuku bakımından suç oluşturabilecek bir davranış var mı?

Ve:

Bu davranış iş ilişkisini, güven bağını ve çalışma düzenini ihlal ediyor mu?

Bu iki sorunun cevabı aynı olmak zorunda değildir.

Ceza soruşturması başka bir süreçtir, iş sözleşmesinin feshi başka bir süreçtir.

Bu ayrımın yapılması hem çalışan hem de işveren açısından önemlidir.

İşyerinde tefecilik sadece para meselesi değildir

İşyerlerinde çalışanların birbirlerinden borç alıp vermesi tamamen ortadan kaldırılabilecek bir durum değildir. İnsanlar bazen gerçekten zor durumda kalabilir ve mesai arkadaşlarından yardım isteyebilir.

Sorun yardım etmek değildir.

Sorun, yardım ilişkisini kazanç ilişkisine dönüştürmektir.

Bir çalışanın diğerine maaş gününe kadar 5.000 TL vermesi ve 5.000 TL geri alması ile 5.000 TL verip 6.000 TL istemesi arasında hukuki açıdan çok önemli bir fark vardır.

İkinci durumda borç veren kişi artık yalnızca arkadaşına yardımcı olmamaktadır.

Arkadaşının ekonomik sıkıntısından kazanç sağlamaktadır.

Bu davranış farklı çalışanlara, tekrar eden işlemlere ve ekonomik bir düzene dönüştüğünde ise risk daha da büyür.

Üstelik borç alan kişi ödemekte zorlandığında ortaya yalnızca finansal bir problem çıkmaz.

Baskı çıkar.

Tartışma çıkar.

Güvensizlik çıkar.

Çalışma arkadaşları arasında gruplaşma çıkar.

Bazen tehdit ve huzursuzluk dahi ortaya çıkabilir.

İşverenin işyerinde istemediği şey tam olarak budur.

Sonuç: İşyerini kişisel finans piyasasına çevirmeyin

İşyerinde bir çalışanın arkadaşına karşılıksız olarak borç vermesi ile kazanç elde etmek amacıyla borç para vermesi birbirinden tamamen farklı değerlendirilmelidir.

TCK 241 bakımından belirleyici nokta, ödünç para verme işleminin kazanç elde etme amacı taşımasıdır.

Şartları oluştuğunda tefecilik suçu, iki yıldan altı yıla kadar hapis ve 500 günden 5.000 güne kadar adlî para cezası yaptırımını beraberinde getirebilir. Suç şikâyete tabi değildir.

Bunun yanında davranışın işyerindeki güven ilişkisini ve çalışma düzenini ciddi biçimde bozması halinde İş Kanunu’nun 25/II maddesi kapsamında haklı nedenle derhal fesih gündeme gelebilir. Ancak bunun otomatik bir sonuç olmadığı, her olayın kendi koşulları ve delilleri üzerinden değerlendirilmesi gerektiği unutulmamalıdır.

Döviz veya altın üzerinden yapılan borç ilişkilerinde de yalnızca “faiz alınmıyor” denilerek hukuki risk ortadan kalkmaz. İşlemin gerçek amacı, ekonomik sonucu ve tarafların iradesi önem taşır.

Kısacası işyerinde borç vermek ile işyerindeki insanların ekonomik sıkıntılarından kazanç sağlamak arasında çok önemli bir fark vardır.

İşyerinde dayanışma değerlidir; fakat dayanışma görüntüsü altında bir çalışanın diğer çalışanları kendisine ekonomik olarak bağımlı hale getirmesi hem çalışma barışını hem de hukuki güvenliği ciddi biçimde tehdit eder.

İşverenler böyle bir durumla karşılaştığında söylentiyle hareket etmemeli, çalışanlar ise “Aramızdaki özel mesele” düşüncesiyle hukuki riskleri küçümsememelidir.

Çünkü bazı para ilişkileri işyerinin kapısından içeri girdiğinde artık yalnızca para ilişkisi olmaktan çıkar.

İş ilişkisinin kendisini etkilemeye başlar.

Sorumluluk Reddi

Bu sitede yayımlanan içerikler bilgilendirme amacı taşır; hukuki danışmanlık, hukuki görüş veya somut olay için yol haritası değildir.

Mevzuat değişebilir, yargı uygulaması farklılaşabilir ve aynı hukuki düzenleme, olayın ayrıntılarına göre farklı sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle burada yer alan bir bilgi, değerlendirme veya örnek tek başına karar verme, işlem yapma, fesih uygulama, hak kaybına yol açabilecek bir adım atma ya da hukuki süreç başlatma gerekçesi olarak kullanılamaz.

Özellikle iş hukuku, ceza hukuku ve borçlar hukuku bakımından olayın bütünü, tarafların ilişkisi, deliller, güncel mevzuat ve yargı kararları birlikte değerlendirilmelidir. Genel bir bilgiyi somut olaya doğrudan uygulamak yanlış veya eksik bir hukuki sonuca yol açabilir.

Bu sitedeki içeriklere dayanılarak gerçekleştirilen işlemlerden, alınan kararlardan veya ortaya çıkabilecek doğrudan ya da dolaylı sonuçlardan www.dogrusunuogren.com ve içerik sahipleri hukuki sorumluluk üstlenmez.

Somut bir hukuki sorunla karşılaşıldığında, işlem yapmadan veya hak kaybına neden olabilecek bir karar almadan önce yetkin bir hukukçudan profesyonel hukuki görüş alınması gerekir.

Bilgi yol gösterir; hukuki karar ise somut olayın tamamı incelenerek verilir.

Faydalı olması dileğiyle.

www.dogrusunuogren.com

By admin

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir