Bir horoz düşünün. Her sabah güneş doğmadan önce öten, ötmesiyle günün başladığını haber veren bir horoz. Ötmek onun için bir tercih değil, doğasının bir parçasıdır. Fakat bir gün sahibi karşısına geçip “Bir daha ötersen seni keserim.” der.
Horoz düşünür. Sonunda ötmeyi bırakmaya karar verir. Kendi kendine, “Ne olacak yani, bir sabah da ben ötmesem? Etrafta benim gibi başka horozlar da var.” diye teselli bulur. Canını kurtarmıştır. Üstelik kendince mantıklı bir gerekçesi de vardır.
Fakat mesele orada bitmez.
Bir süre sonra sahibi bu kez ondan tavuk gibi gıdaklamasını ister. Horoz yine düşünür. Ötmemeye alışmıştır. Biraz daha susmanın, biraz daha kendisinden vazgeçmenin ne zararı olabilir? Gıdaklamaya başlar.
Aradan zaman geçer. Bu kez sahibi, “Yumurta yumurtlamazsan seni keserim.” der.
Horoz artık dayanamaz ve “Keşke öterken ölseydim.” diye ağlamaya başlar.
Çünkü artık kaybettiği şey yalnızca sesi değildir. Kendisi olma hakkını da parça parça kaybetmiştir. İlk gün canını kurtarmak için verdiği taviz, sonraki tavizlerin önünü açmış; her yeni geri adım, bir öncekini normalleştirmiştir. Sonunda yaşamaya devam eden bir horoz vardır ama yaşadığı hayat, kendi doğasına ait değildir.
İnsanın kendisinden kopuşu çoğu zaman böyle başlar. Büyük bir karar alınmaz. Bir sabah kalkıp “Artık ben ben olmayacağım.” denmez. Önce küçük bir şeyden vazgeçilir. Sonra o vazgeçiş alışkanlık haline gelir. Ardından karşı taraf, dün kabul edilmeyen şeyi bugün talep etmeye başlar. İnsan da kendi sınırını korumak yerine bir önceki tavizini gerekçe göstererek yenisini verir.
Asıl tehlike tam burada başlar.
Çünkü taviz yalnızca verdiğiniz şey değildir; karşı tarafa öğrettiğiniz yeni sınırdır. Dün “Bunu yapmam.” dediğiniz halde bugün yaptığınız şey, yarının pazarlık konusu haline gelir. Bir kez geri çekildiğinizde, karşınızdaki yalnızca neyi kabul ettiğinizi değil, daha ne kadar geri çekilebileceğinizi de öğrenir.
Bu yüzden insanı kendisinden koparan şey her zaman büyük baskılar değildir. Bazen asıl kopuş, küçük baskılara alışmakla gerçekleşir.
Bunun en bilinen anlatımlarından biri de yavaş yavaş ısınan kurbağa metaforudur. Burada söz konusu olan bilimsel bir gerçek değil, insanın değişime ve baskıya alışma biçimini anlatan güçlü bir benzetmedir. Kurbağa bir anda kaynar suyun içine atılırsa tehlikeyi hisseder ve kaçmaya çalışır. Fakat suyun sıcaklığı yavaş yavaş artırılırsa, her yeni sıcaklık bir öncekinden yalnızca biraz farklıdır. Büyük bir alarm oluşmaz. Değişim o kadar yavaştır ki tehlike, tehlike olarak algılanmamaya başlar.
İnsanın sınırları da çoğu zaman böyle aşınır.
Bir gün kabul etmeyeceği bir davranışı, ertesi gün “Bu seferlik olsun.” diyerek kabul eder. Sonra aynı davranış tekrarlandığında artık eskisi kadar şaşırmaz. Bir süre sonra rahatsız olduğu şeyi sorgulamak yerine ona nasıl uyum sağlayacağını düşünür. Başlangıçta istisna olan şey zamanla alışkanlığa, alışkanlık da normal kabul edilen bir davranışa dönüşür.
En tehlikeli değişim, insanı karşı koymaya mecbur bırakmayacak kadar küçük gösterilen değişimdir.
Çünkü büyük bir haksızlığa insan çoğu zaman tepki verir. Fakat küçük haksızlıkların her biri ayrı ayrı tolere edilebilir göründüğünde, sınırın nerede aşıldığını fark etmek zorlaşır. Sınır bir gecede yıkılmaz. Önce biraz ileri taşınır. Sonra o yeni sınır kabul edilir. Ardından bir kez daha taşınır.
Bir süre sonra insan, başlangıçta asla kabul etmeyeceği noktada durduğunu fark eder.
Toplumlarda da aynı mekanizma çalışır. Bunun en çarpıcı anlatımlarından biri Sarı Öküz hikâyesidir.
Bir öküz sürüsü, kendisini avlamak isteyen aslanlara karşı birlikte durduğu sürece güvendedir. Aslanlar sürünün içindeki sarı öküzü ister. Sürünün diğer üyelerine, “Bize onu verin, size dokunmayalım.” derler. Sürü düşünür. Sarı öküz farklıdır. Bir kişiyi, bir hayvanı, bir parçayı vermenin bütün sürüyü tehlikeye atmayacağını düşünürler. Sonunda sarı öküzü verirler.
Aslanlar gider.
Sürü rahatlar.
“Gördünüz mü, bize dokunmadılar.” derler.
Fakat aslanlar geri gelir. Bu kez başka bir öküzü isterler. Sürü yine aynı hesabı yapar. “Bir tane daha versek ne olacak?” derler. Sonra bir tane daha, sonra bir tane daha…
Her seferinde kaybedilen yalnızca bir öküzdür. Fakat sürünün gücü, her kayıpla biraz daha azalır.
Sonunda aslanların karşısında birlik halinde duran bir sürü değil, tek tek savunmasız hayvanlar kalır. O noktaya gelindiğinde artık “Bana dokunmazlar.” diyebilecek kimse de kalmamıştır.
Sarı Öküz hikâyesinin asıl meselesi bir öküzün kaybedilmesi değildir. Bir topluluğun, başkasının kaybını kendi güvenliğinin bedeli olarak kabul etmeye başlamasıdır. Çünkü ortak sınırlar böyle çözülür. Önce başkasının hakkı için ses çıkarılmaz. Sonra başkasının uğradığı haksızlık “beni ilgilendirmiyor” denilerek geçiştirilir. Bir süre sonra aynı şey kapınıza geldiğinde, sizin için ayağa kalkacak kimse kalmaz.
Horozun başına gelenle sürünün başına gelen aslında aynı şeydir. Horoz önce kendi sesinden vazgeçer. Sürü önce kendi içindeki bir parçadan vazgeçer. Kurbağa ise değişimin her aşamasına ayrı ayrı alışır. Birinde birey kendisini kaybeder, diğerinde toplum ortak gücünü kaybeder; kurbağa metaforu ise bu kaybın neden çoğu zaman fark edilmediğini anlatır.
Üç hikâyenin ortak noktası, ilk tavizin küçüklüğüdür.
İlk adım çoğu zaman kimseyi korkutmaz. İlk geri çekiliş “mecburduk” diye açıklanabilir. İlk suskunluk “şimdi sırası değil” denilerek geçiştirilebilir. İlk fedakârlık “bir şey olmaz” denilerek normalleştirilebilir. Fakat sorun, verilen ilk tavizin büyüklüğünden çok, onun ardından gelen tavizlerin önünü açmasıdır.
Çünkü insan bir kez kendi sınırını kendi eliyle geriye çektiğinde, bir sonraki sınırı savunmak daha zor hale gelir.
Bazen insanın hayatındaki en büyük kayıp, kaybettiğini anladığı gün değil; kaybetmeye başladığı gün gerçekleşir.
Bunu iş hayatında da, ilişkilerde de, dostluklarda da, aile içinde de, toplum hayatında da görmek mümkündür. Başlangıçta küçük görünen bir saygısızlık, zamanla davranış biçimine dönüşebilir. Başlangıçta kabul edilen küçük bir haksızlık, daha büyük haksızlıkların önünü açabilir. Başlangıçta “sadece bu sefer” denilen şey, bir süre sonra karşı tarafın hakkıymış gibi görülmeye başlayabilir.
İnsan çoğu zaman kendisini bir anda kaybetmez. Kendinden küçük parçalar vererek kaybeder.
Önce sesini verir. Sonra itiraz etme hakkını. Sonra sınırlarını. Sonra değerlerini. Bir gün dönüp baktığında ise hayatını korumak için verdiği tavizlerin, aslında onu kendi hayatından uzaklaştırdığını fark eder.
Toplumlar da böyledir. Bir hakkın kaybı tek başına küçük görünebilir. Bir insanın susturulması yalnızca onu ilgilendiriyormuş gibi düşünülebilir. Bir grubun dışlanması çoğunluğun umurunda olmayabilir. Fakat herkes başkasının kaybını kendi güvenliğinin bedeli olarak görmeye başladığında, sonunda korunacak ortak bir alan kalmaz.
Bu yüzden mesele her şeye karşı çıkmak değildir. Hayatın içinde uzlaşma da vardır, geri adım atmak da vardır, fedakârlık da. Asıl mesele, hangi noktada uzlaşmanın teslimiyete, fedakârlığın kendinden vazgeçmeye, sessizliğin ise onaya dönüştüğünü fark edebilmektir.
Çünkü her taviz aynı değildir. Bazı tavizler hayatı kolaylaştırır; bazıları ise hayatın sahibini değiştirir.
Horoz ilk gün ötmeyi bıraktığında yalnızca bir sabah susacağını düşünmüştü. Kurbağa su biraz ısındığında hâlâ dayanabileceğini düşünüyordu. Sürü sarı öküzü verdiğinde yalnızca bir hayvanı feda ettiğini sanmıştı.
Üçü de aynı yanılgının içindeydi:
Henüz çok geç olmadığını düşünüyorlardı.
Oysa bazen çok geç, büyük kaybın yaşandığı gün gelmez. Çok geç, küçük kayıpların toplamının geri dönülemez bir noktaya ulaştığı gündür.
Bu nedenle insanın kendisine zaman zaman sorması gereken soru “Ne kadar taviz verdim?” değildir.
Asıl soru şudur:
“Bugün kabul ettiğim şey, yarının sınırı haline gelirse ne olacak?”
Çünkü bazı şeyleri kaybettiğinizde yeniden kazanabilirsiniz. Parayı kazanabilirsiniz, işi değiştirebilirsiniz, bir makamı bırakabilirsiniz, bir evi değiştirebilirsiniz. Fakat insanın kendi sesini susturması, kendi sınırlarını yok etmesi ve sonunda kendisi olmaktan çıkması çok daha ağır bir kayıptır.
Horozun “Keşke öterken ölseydim.” sözü bu yüzden yalnızca bir hayvanın pişmanlığı değildir.
Bazen insan, hayatta kalmak uğruna ne kadar kendisinden vazgeçtiğini ancak geriye dönüp baktığında anlar.
Ve o gün mesele artık ötebilmek değil, neden sustuğunu hatırlayabilmektir.
Faydalı olması dileğiyle.
—Doğrusunu öğren—