İş hayatının labirentlerinde kaybolanların, her gün masasından kalkıp sahaya inenlerin ve emeğinin karşılığını yalnızca bir bordro satırına sıkıştırılmış görenlerin çok iyi bildiği bir yasa vardır: Kriz anında kahraman ilan edilenler, refah döneminde ilk gözden çıkarılanlar olur.
Gelin, çocukken dinlediğimiz o masalı; Fareli Köyün Kavalcısı’nı bugünün plazalarına, fabrikalarına, depolarına ve yönetim kurulu odalarına taşıyalım. Çünkü bu hikâye, sadece fantastik bir kavalcıyı değil; insanlığın ve kurumsal dünyanın en köklü hastalığını anlatır: Nankörlüğü.
Fareler Basınca “Kurtarıcı”, Kriz Bitince “Maliyet”
Masalı hatırlayalım: Köyü fareler basmıştır. Ambarlar kemirilmekte, sokaklar istilaya uğramakta, ahali çaresizlik içinde bir çıkış yolu aramaktadır. O güne kadar kimsenin dönüp yüzüne bakmadığı kavalcı, bir anda köyün en değerli aktörüne dönüşür. Kapısına kul köle olunur, keselerce altın vaat edilir.
Kurumsal dünyada da sahne hiç değişmez. Satışlar çakıldığında, sistem çöktüğünde, müşteri kaçtığında ya da operasyon raydan çıktığında; yıllardır görünmez kılınan o fedakâr çalışanlar bir anda “kilit personel” oluverir. Yönetim toplantılarında isimleri övgüyle anılır, omuzları sıvazlanır, geleceğe dair süslü vaatler havada uçuşur. Çünkü yangın sırasında herkes itfaiyeciyi sever.
Peki, ya alevler söndüğünde? İlk sorgulanan, ilk yük görülen yine o itfaiyecidir.
Yangın bittiğinde, bazı yöneticilerin hafızası takvim yaprakları kadar kısa ömürlü kalır. İşler düzelince o çalışan artık “gemiyi kurtaran kaptan” değildir; muhasebe ekranında silinmesi gereken bir gider, daraltılması gereken bir bütçe, soğuk bir maliyet kalemidir.
“Altı Üstü Bir Kaval Çaldın!”
Masaldaki köylüler, fareler nehirde boğulur boğulmaz yaptıkları anlaşmayı inkâr ederler. Çünkü insan zihni, konforun tadını çıkarırken o konfora giden yolu çok çabuk unutur.
Bugün iş hayatında yaşanan en organize adaletsizlik tam olarak budur: Emeğin arkasındaki uzmanlığı ve tecrübeyi görünmez kılmak.
Bir çalışan, yılların birikimi sayesinde üç günlük bir krizi yarım saatte çözdüğünde, kibirli yönetim sadece o yarım saati görür. O yarım saatin arkasındaki on yıllık emeği, uykusuz geceleri ve dökülen alın terini görmez.
- Bir cerrahın ameliyatı kırk dakikada tamamlaması, onun kırk dakikalık emek verdiği anlamına gelmez.
- Bir mühendisin tek hamlede fabrikayı ayağa kaldırması, o hamlenin saniyeler içinde öğrenildiği anlamına gelmez.
- Bir ustanın çiviyi ilk darbede kusursuz çakması, yıllarca parmaklarını ezmediği anlamına gelmez.
Fakat vizyonsuz yönetim zihniyeti her zaman aynı sığ soruya sığınır: “Altı üstü iki tuşa bastın, bunu mu büyütüyorsun?” Oysa mesele yapılan işin süresi değil, o işi yapabilecek yetkinliğe sahip olmaktır. İnsanlar sonucu satın almak ister ama sonucu mümkün kılan birikimin bedelini ödemekten kaçarlar.
Başarı Yetimdir, Başarısızlık Evlatlık Bile Değil
Kurumsal hayatın ikiyüzlü bir matematiği vardır: Şirket başarılıysa sebebi vizyoner yöneticilerdir; şirket başarısızsa suç beceriksiz çalışanlardadır. Başarı her zaman yukarı doğru terfi eder ve yönetim katında şampanya patlatılır. Başarısızlık ise anında aşağı doğru ihraç edilir ve ihale en alttakinin sırtına kalır.
Bir gemi limana sağ salim ulaştığında kaptan alkışlanır; fırtınaya yakalandığında ise makine dairesindeki kürekçiler sorgulanır. Oysa birçok kurumda gemiyi gerçekten yüzdürenler köprü üstünde endam gösterenler değil, makine dairesinde kömür yutanlardır. Ne var ki, makine dairesinin feryadı yönetim katlarının kalın halılarına takılır, yukarı asla ulaşmaz.
Gücün Sarhoşluğu ve Zayıflığın İtirafı
Masaldaki köylüler sadece sözlerini tutmamakla kalmaz; hak talep eden kavalcıyı bir de dövmekle, kasabadan kovmakla tehdit ederler. Çünkü güç, karakteri olmayan insanların elinde sadece bir büyüteçtir; iyiyi daha iyi, kötüyü ise daha zalim gösterir.
Bugünün iş dünyasında da hakkını, primini, emeğinin adil karşılığını isteyen her profesyonel aynı kurumsal zorbalıkla karşılaşır:
- “Dışarıda senin yerine çalışacak yüzlercesi var.”
- “Beğenmiyorsan kapı orada, kimse vazgeçilmez değil.”
- “Şirket senden büyük, kuralları biz koyarız.”
Bu kibirli cümleler ilk bakışta bir güç gösterisi gibi tınlar. Aslında büyük bir acziyetin ve liderlik zafiyetinin itirafıdır. Çünkü insan kaynağına ve niteliğe değer veren gerçek kurumlar tehdit diline ihtiyaç duymaz. Tehdit, ikna kabiliyeti ve vizyonu olmayanların sığındığı son kaledir.
Kavalcının Sessiz İntikamı
Pek çok yönetici kör bir yanılgı içindedir; bir çalışanın istifasını sadece masadaki bir sandalyenin boşalması, bilgisayarın el değiştirmesi olarak görür.
Oysa giden insan, arkasında sadece boş bir koltuk bırakmaz. Kimliğini basar, kartını teslim eder ama giderken yanında şirketin en hayati organlarını da götürür:
- Yılların tecrübesini götürür.
- Kurumsal aidiyeti ve sadakati götürür.
- Sahadaki görünmez ilişkileri ve müşteri hafızasını götürür.
- Şirketin enerjisini, ruhunu ve en önemlisi geleceğini götürür.
Bir ağacı keserken yalnızca gövdeyi devirdiğinizi sanabilirsiniz; oysa baltanızı her vurduğunuzda, toprağın altındaki o devasa kök sistemini de kurutursunuz. Ve bunu fark ettiğinizde, o fidanı bir daha asla yeşertemezsiniz.
Fareli Köyün Kavalcısı masalında köyün kaybettiği şey birkaç çocuktan ibaret değildi; o köy yarınını kaybetti.
Bugün iş hayatında da nankörlüğün faturası aynı sertlikle kesiliyor. Emeği küçümseyenler, gün gelir kapısında kendisini kurtaracak bir uzmanlık bulamaz. Sözünü tutmayanlar, kriz anında arkasında duracak tek bir sadık yürek bulamaz. İnsanını bir kalemde harcayanlar, vizyonunu taşıyacak insan bulamaz.
Çünkü kurumları ayakta tutan şey ihtişamlı betonarme binalar, pahalı ERP sistemleri, parlak sunum dosyaları ya da duvarlara süs diye asılmış vizyon cümleleri değildir. Kurumları var eden tek şey insandır. Ve insan, değersizleştirildiği topraklarda asla kök salmaz.
Kavalcının hakkını vermeyip onu sopayla kovanlar, gün gelir çocuklarının peşinden ufukta kaybolan o sessiz silueti çaresizce seyretmek zorunda kalırlar. O gün anlarlar ki;
En lüks, en ağır maliyet kalemi çalışanlar değildir. En pahalı maliyet; bir daha asla satın alınamayacak olan “kaybedilmiş güvendir.”
Çünkü o güven bir kez gittikten sonra; ne kavalcı geri döner, ne de geleceği peşinden sürükleyip götüren o çocuklar…
—Doğrusunu öğren—