“Özgürlük, istediğini yapmak değil, istemediğini yapmamaktır.”
Ezop’un meşhur masallarından birinde, bir tilki av peşindeyken kurulan bir kapana yakalanır. Can havliyle kurtulmaya çalışırken ağır bir bedel öder; kuyruğunu kapanda bırakır. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Çünkü kaybettiği yalnızca birkaç tutam tüy değildir; dengesidir, çevikliğidir, kendisi olmasını sağlayan en sessiz ama en temel parçasıdır. O günden sonra atacağı her adımda bu eksikliği hissedecektir. Fakat onu asıl yiyip bitiren fiziksel acı değil, diğer tilkilerin gözünde düşeceği durumdur. Ormana döndüğünde alay edileceğini, eksik ve gülünç bulunacağını bilir. İşte tam bu noktada, psikolojinin en eski savunma mekanizması devreye girer: Kendi eksikliğini kabullenmek yerine onu normalleştirmek. Kuyruğunu geri getiremeyeceğine göre yapabileceği tek şey kalmıştır; başkalarının da kuyruğunu kestirmek.
Bunun için kurnazca kurgulanmış büyük bir toplantı düzenler ve sürünün karşısına geçip ikna edici bir nutuk atar. Kuyruk denen o uzun şeyin yalnızca pislik toplayan, koşarken yük olmaktan başka işe yaramayan gereksiz bir uzantı olduğunu savunur. Gelin der, şu yükten hep birlikte kurtulun; o zaman göreceksiniz ki dünyada sizden daha rahatı, sizden daha özgürü olmayacak. Masalın bazı versiyonlarında içlerinden uyanık bir tilki hemen ayağa fırlar ve “Eğer kuyruğun hâlâ yerinde olsaydı, bize bunu tavsiye eder miydin?” diye sorarak oyunu anında bozar, maskeyi düşürür. Fakat masalın bugünün dünyasını ve insan doğasını anlatan asıl karanlık versiyonunda işler böyle yürümez. Sürü inanır. Önce birkaçı, sonra onlarca tilki ve en nihayetinde neredeyse bütün orman ahalisi kuyruklarını birer birer kestirir.
Asıl büyük trajedi de tam o an başlar. Kuyruğunu kestiren tilkilerin hiçbiri aslında rahatlamamıştır; ilk günlerde yürümekte bile zorlanırlar, dengeleri bozulur, büyük acılar çeker, içeriden kanayan derin bir pişmanlık duyarlar. Fakat geri dönüş artık imkansızdır. Kuyruğu yeniden yerine dikmenin bir yolu olmadığı için, yaşadıkları o acı hatayı kabullenmek yerine onu birer modernlik ve erdem nişanı gibi pazarlamaya başlarlar. Birbirlerine sürekli ne kadar hafiflediklerini, ne kadar doğru bir karar verdiklerini fısıldayarak aslında kendilerini ikna etmeye çalışırlar. Çünkü, en büyük yalan başkasına değil, çoğu zaman kendisine söylenendir. Fakat bu bile yetmez; çünkü ormanda hâlâ kuyruğunu koruyan birkaç tilki vardır. Onların varlığı, kuyruksuzların huzurunu bozan, verdikleri trajik kararın yanlış olabileceğini yüzlerine vuran en büyük tehdittir. Propaganda bu yüzden hızla baskıya dönüşür; kuyruğunu koruyanlar dışlanır, alaya alınır, eski kafalı ilan edilir. Çünkü çoğunluk, yaptığı tercihten gerçekten emin olduğunda farklı olana saldırma ihtiyacı duymaz; başkalarının özgürlüğü yalnızca kendi içindeki şüpheden kaçanları rahatsız eder.
Algoritmaların Ürettiği Sürü
Bu psikolojik mekanizma yalnızca ormanda ya da masallarda kalmaz; zamanla pazarın, rafların ve vitrinlerin dili hâline gelir. Eskiden popüler kültür ve moda, bireyin kendi iç sesini, zevkini veya sokaktaki ruh halini dışa vurma biçimlerinden biriydi; bugün ise algoritmaların yönettiği devasa bir uyum ve itaat mekanizmasına dönüşmüş durumda. Bugün ne giyeceğimiz, neyi beğeneceğimiz, nasıl eğleneceğimiz, hangi şehirde tatil yapacağımız, hangi beden ölçülerini ideal kabul edeceğimiz her gün milyonlarca insanın önüne aynı görüntüler ve aynı sloganlarla çıkarılıyor. Bir süre sonra insanlar gerçekten istedikleri için değil, dışarıda kalmaktan korktukları için aynı seçimleri yapmaya başlıyor. Modern dünyanın en güçlü yaptırımlarından biri artık yoksulluk değil, farklı görünme korkusudur. İnsan tam da bu noktada kendi kuyruğunu yük sanmaya başlıyor; kendi zevkini, bedenini, kültürünü ve sesini yavaş yavaş terk ederek başkasına benzemeyi kendisi olmakla karıştırıyor. Fark ettirmeden yönlendirilen tercihler, zamanla insanın kendi tercihiymiş gibi görünmeye başlıyor.
Tekstilin ve Sofranın Kuyruksuzluğu
Algoritmaların yarattığı bu tek tipleşme, hayatımızın en temel ve kaçınılmaz alanlarında somut karşılıklar bulur. Örneğin tekstil sektöründe; bugün mağazalara girip kaliteli kumaştan üretilmiş, bedeni zorlamayan, zamansız ve insan onuruna uygun bir kıyafet arayan milyonlarca insan aynı hayal kırıklığını yaşar. Raflar ya insan bedenini adeta kalıba sokan, hareket etmeyi güçleştiren dar kesimlerle ya da estetikten çok dikkat çekmeyi amaçlayan, ölçüsüz, birkaç sezon sonra unutulacağı baştan belli tasarımlarla doludur. Sade olan, dengeli olan gözden kaybolurken; kaliteli olan sessizce lüks kategorisine taşınır. İnsan, kendi zevkine göre seçim yaptığını sanırken, gerçekte önceden çizilmiş dar koridorlar arasında dolaştırılır. Benzer bir dönüşüm sofralarımızda da yaşanır; bir zamanlar doğallık hayatın olağan akışıyken, bugün “organik” etiketiyle satılan pahalı bir ayrıcalığa dönüştürülmüştür. Katkı maddeleri ve endüstriyel üretim normalleştirilirken, toprağın doğal döngüsüyle yetişen ürünler istisna gibi sunulur; insan zamanla yalnızca damak tadını değil, doğallık ölçüsünü de kaybetmeye başlar.
Müziğin ve Eğlencenin Tek Tipleşmesi
Kuyruksuzluk yalnızca giydiğimiz kıyafete ya da yediğimiz yemeğe ait değildir; zihnimize, kulağımıza ve ruhumuza da uzanır. Kültür endüstrisi, tıpkı o kurnaz tilkinin açtığı toplantı masası gibi çalışır. Popüler kültür endüstrisi, kulaklarımıza coğrafi kökeninden bağımsız olarak tek tip, sığ ve hızlı tüketilen bir şablonu dayatır. Duygudan, estetik arayıştan ve kalıcılıktan uzak; yalnızca hızla tüketilmek üzere üretilmiş yapay içerikler bize sanat diye sunulur. Bu çarkın dışındaki her köklü gelenek ve özgün arayış “demode” ilan edilir. İnsanlara her gece aynı mekânlarda, aynı kalıplarla mutlu olduklarına inandırılmaya çalışılan bir hayat sunulur; bu çemberin dışında kalmak neredeyse suç sayılır. Sinemada ve tatil anlayışında da durum aynıdır. Bir şarkının milyonlarca kez dinlenmesi, bir filmin gişe rekoru kırması ya da bir tatil beldesinin sürekli paylaşılması onun değerini kanıtlamaz; fakat tekrarın büyüsü muhakemenin önüne geçer. İnsan, beğendiği için değil, başkaları beğendiği için beğendiğini zannetmeye başlar.
Çoğunluğun Gücü, Haklılığın Kanıtı Değildir
İnsanlık tarihi boyunca çoğunluk, çoğu zaman doğruluğun ölçüsü sanıldı. Oysa çoğunluğun büyüklüğü, yalnızca aynı fikrin kaç kişi tarafından tekrarlandığını gösterir; bir düşüncenin doğru olduğunu değil. Ezop’un masalındaki kuyruksuz tilkiler de çoğunluk olmuştu, fakat çoğunluk olmaları kuyruklarını yeniden çıkarmadı. Yanlışı kalabalıklaştırmak onu doğruya dönüştürmez, yalnızca daha görünür hâle getirir. Belki de bu yüzden, her çağın en zor işi aynı kalmıştır: Kalabalığın alkışladığı şeyi değil, vicdanın doğru bulduğu şeyi seçebilmek.
Özgürlüğün Gerçek Anlamı
Bütün bu tablo sonunda bizi tek bir soruya getiriyor: Özgürlük nedir? Bize uzun zamandır özgürlüğün, daha çok tüketebilmek, daha çok seçenek arasından tercih yapmak olduğu anlatıldı. Oysa seçeneklerin çoğalması, insanın gerçekten özgür olduğu anlamına gelmez; çünkü bütün seçenekler aynı yöne çıkıyorsa, orada tercih değil, yönlendirme vardır. Özgürlük çok daha sade ve onurlu bir yerde durur: Özgürlük, istediğini yapmak değil, istemediğini yapmamaktır. İstemediğin hayatı yaşamamak, istemediğin kıyafeti giymemek, istemediğin o sığ akımlara kapılmak zorunda hissetmemek, istemediğin kalıplara benzemeye mecbur bırakılmamaktır. Gerçek özgürlük, insanın kendi iradesini koruyabilmesidir.
Sonuç
Ezop’un anlattığı hikâye, aslında bir tilkinin değil, insanın hikâyesidir. Eksikliğini normalleştirmeye çalışan, kaybını ilerleme diye pazarlayan, pişmanlığını alkışlarla bastıran ve en sonunda kendi yaptığı tercihin doğruluğunu kanıtlayabilmek için başkalarının da aynı kaybı yaşamasını isteyen insanın hikâyesi…
Belki de insanın en büyük trajedisi, kendi kuyruğunu kaybettikten sonra başkalarının kuyruğunu da gereksiz görmeye başlamasıdır. Çünkü insan bazen yaptığı hatayı düzeltmeye cesaret edemez; onun yerine herkesin aynı hatayı yapmasını ister. Kalabalık büyüdükçe vicdan susar, tekrar arttıkça yanlış doğru gibi görünmeye başlar. Her çağın kuyruksuzları olacaktır; mesele onların ne söylediği değil, bizim kuyruğumuza sahip çıkacak cesareti gösterip gösteremeyeceğimizdir.
Bundan sonra bize yeni bir hayat tarzı, yeni bir moda, yeni bir beslenme biçimi, yeni bir eğlence anlayışı ya da yeni bir “zorunlu doğruluk” sunulduğunda belki de önce tek bir soru sormalıyız:
“Eğer kuyruğun hâlâ yerinde olsaydı, bize bunu tavsiye eder miydin?”
Çünkü bazen bir kuyruğu korumak, yalnızca kendini korumak değildir; bütün bir çağın dayatmasına “hayır” diyebilmektir.
Faydalı olması dileğiyle.
—Doğrusunu öğren—