Bir zamanlar “fake it till you make it” diye bir söz vardı. Türkçeye kabaca “başarana kadar öyleymiş gibi davran” şeklinde çevrilebilir. İlk ortaya çıktığı anlamıyla bakıldığında aslında kötü bir fikir değildi. İnsan henüz yeterince deneyimli olmadığı bir alanda kendisine güvenebilir, olmak istediği kişinin davranışlarını bugünden benimseyebilir, eksiklerini çalışarak kapatabilir ve zaman içerisinde gerçekten o seviyeye ulaşabilirdi. Buradaki fikir, insanın kendisini olduğundan büyük göstermek değil, olmak istediği seviyeye doğru psikolojik olarak hazırlanmasıydı.
Yani amaç başarısızlığı gizlemek değil, başarıya hazırlanmaktı.
Fakat zaman içerisinde bu anlayışın içi öylesine boşaltıldı ki bugün “fake it till you make it”, birçok insan için neredeyse “başarmadan başarılı görün” anlamına geliyor. Daha da kötüsü, insan kendisini olduğundan daha bilgili, daha deneyimli, daha önemli, daha başarılı ve daha popüler göstermeye çalışırken bir süre sonra anlattığı hikâyeye kendisi de inanmaya başlıyor.
İşte asıl tehlike burada.
Çünkü başkasını kandırmak başka bir şeydir, kendi yalanına inanmak bambaşka bir şeydir.
Bir insan size olduğundan farklı görünmeye çalışıyorsa, en azından gerçeği biliyor olabilir. Nerede eksik olduğunu, neyi bilmediğini ve aslında ne olmadığını biliyordur. Fakat insan kendi kurduğu hikâyeye inanmaya başladığında artık ortada yalnızca bir kandırmaca kalmaz. Gerçeklik algısı değişmeye başlar. Kişi artık kendisini geliştirmesi gereken bir insan olarak değil, zaten ulaşmış olduğunu düşündüğü bir noktada görmeye başlar.
Bugün bunun örneklerini sosyal medyada, LinkedIn’de, CV’lerde, sertifika listelerinde, girişimcilik kültüründe, influencer dünyasında ve hatta günlük konuşma dilinde görmek mümkün.
İnsanlar artık yalnızca kendilerini pazarlamıyor. Kendilerine yeni bir kimlik üretiyorlar.
Ve bu kimlik o kadar uzun süre tekrar ediliyor ki sonunda gerçek kimliğin yerini alıyor.
Çocuklar Doktorculuk Oynar, Ama Oyunun Oyun Olduğunu Bilir
Aslında bütün bu tablo biraz çocukların doktorculuk oynamasına benziyor.
Çocuk boynuna oyuncak stetoskopu takıyor, eline plastik termometreyi alıyor, karşısındaki arkadaşına “Derin nefes al bakalım” diyor. Birkaç dakika boyunca doktor oluyor. Hastasını muayene ediyor, reçete yazıyor, ilaç öneriyor. Fakat oyun bittiğinde bunun oyun olduğunu biliyor. Önlüğü çıkarıyor, oyuncak stetoskopu kenara bırakıyor ve hayatına devam ediyor.
Bugünün yetişkin dünyasındaki fark ise oldukça trajikomik.
İnsan gerçek bir gömlek giyiyor, gerçek bir kartvizit bastırıyor, internetten gerçek bir sertifika alıyor, LinkedIn profiline gerçek bir unvan yazıyor ve sonra doktorculuk oynadığını unutuyor.
Bir süre sonra gerçekten doktor olduğuna inanıyor.
Çocuğun oyunu masumdur; çünkü çocuk oyunun oyun olduğunu bilir. Yetişkinin oyunu ise tehlikelidir; çünkü oyuncak stetoskopun yerini sertifika, önlüğün yerini kartvizit, oyunun yerini ise gerçeklik iddiası almıştır.
Belki de bugün bazı CV’lere, LinkedIn profillerine ve sosyal medya hesaplarına bakınca insanın aklına şu geliyor:
Çocuklar doktorculuk oynuyor ama bunlar hangi oyunu oynadıklarını unutmuş.
Çünkü artık ortada yalnızca rol yapmak yok. İnsan oynadığı rolü kendi gerçeği zannetmeye başlıyor.
Kendi Çevresindeki Alkışı Dünyanın Alkışı Sanmak
Bu illüzyonun en güçlü yakıtlarından biri sosyal medya.
İnsanlık tarihinde bir kişinin kendi çevresindeki küçük bir grubun ilgisini bütün dünyanın ilgisi zannetmesi hiç bu kadar kolay olmamıştı. Bir insanın birkaç bin takipçisi oluyor. Paylaşımlarına kendi çevresinden insanlar yorum yapıyor. Arkadaşları birbirlerinin gönderilerini beğeniyor. Aynı düşünce çevresindeki insanlar birbirlerini sürekli övüyor. Birkaç kişi “efsane olmuş”, “vizyon budur”, “çok doğru söylüyorsun”, “yine döktürmüşsün” diye yorum yazıyor.
Sonra kişi kendisini popüler zannetmeye başlıyor.
Oysa belki de onu takip edenlerin önemli bir bölümü aynı sektörden, aynı sosyal çevreden, aynı arkadaş grubundan veya aynı düşünce dünyasından insanlar. Yani ortada gerçek anlamda toplumun genelinden gelen bir kabul değil, küçük bir çevrenin kendi içerisindeki karşılıklı etkileşimi var.
Kendi yankı odasında duyduğu alkışı toplumun tamamının alkışı zannediyor.
Bir insanın kendi akranları arasında biraz tanınması elbette kötü bir şey değildir. Herkes belli bir çevrede görünür olabilir. Bir konuda takipçileri olabilir, içerikleri ilgi görebilir. Fakat küçük bir çevredeki görünürlüğü genel kabul görmekle karıştırmak başka bir şeydir.
Bir arkadaş grubunda popüler olmakla toplumda karşılık bulmak aynı şey değildir. Bir LinkedIn çevresinde sürekli paylaşım yapmakla sektörde gerçekten söz sahibi olmak aynı şey değildir. Kendi takipçilerinizin sizi sürekli alkışlamasıyla söylediklerinizin dışarıda gerçekten bir karşılığı olması arasında dağlar kadar fark vardır.
Üstelik sosyal medya algoritmaları bu yanılgıyı daha da büyütüyor. Size zaten benzer şeyler düşünen insanları gösteriyor. Siz onların içeriklerini görüyor, onlar sizinkileri görüyor. Aynı kelimeleri kullanıyor, aynı kavramları tekrar ediyor, aynı insanları takip ediyor ve aynı şeylere tepki veriyorsunuz. Bir süre sonra kendi aranızda oluşturduğunuz küçük dünya size dünyanın tamamı gibi görünmeye başlıyor.
Sonra o dünyanın dışına çıktığınızda büyük bir şaşkınlık yaşıyorsunuz.
Çünkü dışarıdaki insanlar sizin “guru” olduğunuzu bilmiyor.
Yankı odanızda herkes sizi alkışlıyor diye dışarıdaki dünyanın da sizi alkışlamak zorunda olduğunu sanıyorsunuz.
Kendi Aralarında Bir Dil Kurup Herkesin O Dili Konuştuğunu Sanmak
İşin başka bir ilginç tarafı da dil.
Özellikle sosyal medya, influencer kültürü ve beyaz yaka jargonunun etkisiyle bazı çevreler kendi aralarında bambaşka bir konuşma biçimi geliştirdi. Vizyoner liderlik, disruptif inovasyon, stratejik dönüşüm, growth mindset, customer centricity, agile kültür, networking, personal branding, value creation, resilience, stakeholder management…
Bu kavramların önemli bir bölümü gerçek kavramlardır ve doğru bağlamlarda kullanılmaları son derece normaldir. Sorun kavramların varlığı değil. Sorun, kavramların içinin boşaltılıp bir sosyal statü göstergesine dönüştürülmesi.
Bir süre sonra insanlar gerçekten bir şey anlatmak için değil, bilgili görünmek için konuşmaya başlıyor.
Kendi küçük çevrelerinde kullanılan jargon, onlara göre artık evrensel profesyonel dil haline geliyor. Sıradan bir insan “Ne yaptın?” diye soruyor. Karşısındaki, “Paydaş odaklı, çevik ve sürdürülebilir değer üretimi ekseninde stratejik aksiyonlar aldık” diye cevap veriyor.
Ne yaptın?
Bilmiyoruz.
Çünkü ortada somut bir cevap yok.
Kelime sayısı arttıkça anlamın da arttığı sanılıyor.
Oysa bazen bütün o jargonları kaldırıp tek bir soru sormak yeterlidir:
“Tam olarak ne yaptın?”
İşte o zaman bazı büyük cümleler bir anda küçülüyor.
Çünkü ortada stratejik dönüşüm değil, sıradan bir toplantı var. Disruptif inovasyon değil, yeni bir Excel dosyası var. Customer experience değil, müşteriye ürün göstermek var. Leadership değil, iki kişinin vardiyasını düzenlemek var. Growth strategy değil, satış hedefini tutturmaya çalışmak var.
Bunların hiçbiri küçümsenecek işler değildir. Tam tersine gerçek iş bunlardır.
Fakat gerçek işi küçümseyip sıradan bir işi büyük kelimelerle anlatmaya başladığınız anda gerçeklikten uzaklaşmaya başlarsınız.
Daha da kötüsü, bir süre sonra o kelimeleri kullanan kişi de yaptığı işin gerçekten o kelimelerin karşılığı olduğuna inanmaya başlar.
Başarısızlığı Başarı Gibi Pazarlamak
Bu çağın en tuhaf özelliklerinden biri de başarısızlığın bile pazarlanabilir hale gelmesi.
Eskiden bir insan sınavı kazanamadığında sınavı kazanamamış olurdu. Şimdi “mezuna kaldı.”
Elbette sınava tekrar hazırlanmak kötü bir şey değildir. İnsan istediği sonucu alamayabilir, yeniden hazırlanabilir ve sonunda başarabilir. Buradaki mesele yeniden denemek değil.
Mesele başarısızlığı kabul etmek yerine ona daha parlak bir isim vererek başarısızlık olmaktan çıkarmaya çalışmak.
Çalışma hayatında da aynı durum var. İşten çıkarılmıştır; “kariyer yolculuğumu yeniden şekillendirmeye karar verdim” der. İş yerinde tutunamamıştır; “kurumsal kültürle beklentilerimiz örtüşmedi” der. Performansı yetersizdir; “yeni fırsatlara açık olduğumu fark ettim” der. Bir işte sürekli sorun yaşamıştır; “farklı organizasyon yapılarında deneyim kazanmak istedim” der.
Elbette bunların her biri bazı durumlarda gerçeği yansıtabilir. İnsan gerçekten kariyer değişikliği yapabilir, kültür uyuşmazlığı yaşayabilir, yeni fırsat arayabilir. Fakat mesele bunların varlığı değil. Mesele, artık neredeyse hiçbir başarısızlığın başarısızlık olarak adlandırılmasına izin verilmemesi.
Her şeyin daha güzel bir adı var.
Hata “öğrenme fırsatı” oluyor.
Başarısızlık “deneyim” oluyor.
İşten ayrılmak “kariyer geçişi” oluyor.
Sınavı kazanamamak “mezuna kalmak” oluyor.
Yetersizlik “gelişim alanı” oluyor.
Ve insan bunları yeterince tekrar edince kendi hayatındaki gerçekleri de artık bu kelimeler üzerinden görmeye başlıyor.
İnsan kendisini rahatlatmak için önce kelimeleri değiştiriyor, sonra gerçekliği.
Bir Günde On Uzmanlık: Sertifika Fabrikaları
Bu illüzyon ekonomisinin en komik taraflarından biri de parayla aynı gün içerisinde sertifika dağıtan uyduruk eğitim piyasası.
Satış ve pazarlama sertifikası, müşteri ilişkileri yönetimi sertifikası, diksiyon sertifikası, liderlik sertifikası, kriz yönetimi sertifikası, etkili iletişim sertifikası, insan kaynakları sertifikası, stratejik yönetim sertifikası, sunum teknikleri sertifikası, müşteri deneyimi sertifikası…
Sabah bilgisayarın başına oturuyorsunuz. Birkaç video izliyorsunuz, birkaç test çözüyorsunuz ve akşam olduğunda elinizde on tane sertifika var.
Temel ilkokul eğitiminin bile dört yıl sürdüğü bir ülkede, akademik kariyer seviyesindeki on-on beş farklı unvanı bir günde yaldızlı çerçeveli sertifikalara dönüştürmek gerçekten muazzam bir başarı olmalı.
Fakat burada asıl komik olan sertifikanın kendisi değil. İnsanların o sertifikaya yüklediği anlam.
Adam satış ve pazarlama sertifikası alıyor ve kendisini satış uzmanı zannediyor. Müşteri ilişkileri eğitimi alıyor, müşteri deneyimi uzmanı olduğunu düşünüyor. Diksiyon sertifikası alıyor, iletişim uzmanı oluyor. Liderlik eğitimi alıyor, lider olduğunu düşünüyor.
Bir günde on farklı konuda sertifika aldıysa, neredeyse on farklı mesleğin uzmanı.
Oysa bir kâğıt parçası insanın kafasına yılların bilgisini yüklemiyor.
Sertifika eğitimin alındığını gösterebilir. Ama tek başına ustalığın, deneyimin veya gerçek hayattaki yetkinliğin kanıtı değildir.
Satış öğrenmek yıllar sürebilir. İnsan yönetmek yıllar sürebilir. Müşteri ilişkilerini gerçekten öğrenmek yıllar sürebilir. Kriz yönetmek, gerçek krizlerle karşılaşmadan öğrenilemez. Liderlik ise bir PowerPoint sunumundan öğrenilecek bir şey değildir.
İnsanların sorumluluğunu üstlendiğinizde, işler kötü gittiğinde, ekip dağıldığında, müşteri öfkelendiğinde, para kaybedildiğinde, yanlış karar verdiğinizde ve bunun sonuçlarını taşımak zorunda kaldığınızda öğrenirsiniz.
Ustalık PDF olarak indirilemez.
Semercinin Çırağı da Bir Günde Usta Olmuştu
Eskilerden anlatılan kısa bir semerci hikâyesi vardır.
Bir adam oğlunu semerciye çırak vermiş. Çocuk bir gün çalışmış, ertesi gün işe gitmemiş. Semerci çocuğun babasına, “Senin oğlan bugün gelmedi, bir şey mi oldu?” diye sormuş.
Babası, “Yok, oğlan semerciliği öğrendi. Artık gelmeyecek” demiş.
Semerci şaşırmış. “Semerciliği mi öğrendi? Nasıl?” diye sormuş.
Adam da yaslandığı yastığı ikiye katlayıp göstermiş:
“İşte böyle.”
Semerci bakmış ve,
“Vay anasını, kendi öğrendiği gibi babasına da öğretmiş.”
demiş.
Hikâyenin bütün esprisi burada.
Çocuk semerciliği öğrenmemiştir. Sadece ustanın yaptığı bir hareketi görmüştür. Ama hareketi görmekle mesleği öğrenmeyi birbirine karıştırmıştır.
Bugün bazı insanların sertifikalara, unvanlara ve birkaç saatlik eğitimlere bakışında da bundan çok farklı bir şey yok.
Bir kavram öğreniyor, uzman olduğunu düşünüyor. Bir eğitim tamamlıyor, yetkin olduğunu düşünüyor. Bir sertifika alıyor, yılların deneyimine sahip olduğunu düşünüyor.
Semercinin çırağı gibi, ustanın yaptığı hareketi görüp semerciliği öğrendiğini sanıyor.
Üç Ayda Reyon Uzmanı, Altı Ayda Küresel Pazarlama Gurusu
Perakende sektöründe bu durum ayrıca komik bir hal alıyor.
Bir mağazada üç ay çalışmış olmak küçümsenecek bir deneyim değildir. Müşteri görmüşsünüzdür, satış yapmışsınızdır, ürün öğrenmişsinizdir, stokla uğraşmışsınızdır, mağaza temposunu yaşamışsınızdır. Bunların tamamı gerçek deneyimdir.
Fakat üç ay sonra kendinizi “Retail Growth & Omnichannel Marketing Specialist” olarak pazarlamaya kalkarsanız artık mesele başka bir yere gider.
Üç ayda ciro yönetmediniz. Bütçe yönetmediniz. Pazarlama bütçesi kullanmadınız. Müşteri yaşam döngüsü tasarlamadınız. Omnichannel strateji oluşturmadınız.
Ama CV’de hepsi var.
Çünkü “ürün düzenledim” sıradan geliyor. “Merchandising operasyonlarında görev aldım” daha havalı. “Müşteriye yardımcı oldum” basit kalıyor. “Customer experience süreçlerinde aktif rol aldım” daha profesyonel. “Satış yaptım” yeterince büyük görünmüyor. “Revenue generation süreçlerine katkı sağladım” çok daha etkileyici.
Ve insan bu kelimeleri yeterince uzun süre kullandığında, bir süre sonra gerçekten bunları yaptığına inanmaya başlıyor.
Kendisini pazarlarken kullandığı kelimeler, sonunda kendi kimliğini de yeniden yazıyor.
CV Uzuyor, Gerçek Hayat Uzamıyor
Bazen yirmi yaşındaki bir adayın beş sayfalık CV’sini görüyorsunuz.
İnsan ister istemez merak ediyor:
“Bu çocuk bu yaşta ne yaptı?”
Sonra okuyorsunuz.
İki ay bir işte, üç ay başka bir işte, dört ay başka bir yerde. Araya birkaç sertifika, bir sürü yetkinlik, birkaç proje ve bol miktarda jargon sıkıştırılmış.
Liderlik var.
Problem çözme var.
Kriz yönetimi var.
Stratejik düşünme var.
Ekip yönetimi var.
İnsan daha hayatında doğru düzgün ekip yönetmemiş.
Ama CV’de ekip yönetimi var.
Çünkü CV artık bazı insanlar için gerçekte yaptıklarını anlatan belge değil, olmak istedikleri insanın reklam broşürü.
Aynı durum daha ileri yaşlarda da karşımıza çıkıyor. Otuz beş yaşında, hayatının toplamında yalnızca beş yıllık gerçek çalışma geçmişi olan, aradaki yıllarda ciddi bir üretim ve süreklilik bulunmayan biri, bütün bu boşluğu açıkça ifade etmek yerine “kariyer planlaması”, “kişisel gelişim dönemi”, “farklı sektörlerde deneyim” gibi ifadelerle cilalamaya çalışabiliyor.
Elbette herkesin hayatında boşluk olabilir. İnsan işsiz kalabilir, eğitimine devam edebilir, ailevi nedenlerle çalışamayabilir, yanlış kariyer tercihleri yapabilir. Bunların hiçbirinde utanılacak bir şey yok.
Fakat gerçeği anlatmak başka, gerçeğin üzerine makyaj yapıp bambaşka bir hikâye üretmek başka.
Sorun boşluk değil.
Sorun, boşluğu başarı hikâyesine çevirmeye çalışmak.
Influencer Soytarılığı: Eline Kamera Alan Herkes Neden Uzman Oldu?
Bir de bu işin influencer tarafı var.
Eline bir drone alan veya oynar başlıklı bir çubuğun ucuna cep telefonunu takan bazı insanlar, sanki dünyayı kurtarıyormuş gibi ortalıkta dolaşmaya başladı. Birkaç güzel görüntü çekiyor, üzerine biraz müzik koyuyor, kameranın karşısında birkaç cümle kuruyor ve bir anda kendisini hayatın herhangi bir alanında söz sahibi görmeye başlıyor.
Kimi “girişimcilik” anlatıyor.
Kimi “başarı” anlatıyor.
Kimi “yatırım” anlatıyor.
Kimi “kariyer” anlatıyor.
Kimi “ilişkiler” anlatıyor.
Kimi “iş dünyasının sırları”nı anlatıyor.
Peki sen kimsin?
Sen kimsin de senin önerdiğin ürünü alacağız?
Bir ürünü kullanmış olman onu tavsiye etmek için yeterli mi? Bir yerde birkaç video çekmiş olman o konuda uzman olduğun anlamına mı geliyor? Takipçi sayın yükselince söylediklerinin doğruluk oranı da mı yükseliyor?
Elbette hayır.
İnsanların deneyimlerini paylaşmasına kimsenin itirazı olamaz. Fakat kameranın karşısına geçmekle uzman olunmuyor.
Bir insanın videosunun yüz bin kez izlenmesi onun söylediği şeyin doğru olduğunu göstermez. Bir paylaşımın binlerce beğeni alması, o kişinin uzman olduğunu göstermez. Takipçi sayısı bilgi ölçüm cihazı değildir.
Ama influencer ekonomisinin en tehlikeli tarafı tam burada ortaya çıkıyor.
Görünürlük yetkinliğin yerine konuyor.
Algoritma birini öne çıkarıyor, insanlar bunu toplumsal kabul zannediyor. Birkaç viral video çekiliyor, kişi kendisini kanaat önderi zannediyor. Kendi takipçileri ne söylerse alkışlıyor, o da kendi çevresindeki alkışı toplumun tamamının onayı sanıyor.
Sonra insanlara ürün öneriyor.
İnsanlara yatırım öneriyor.
İnsanlara kariyer öneriyor.
İnsanlara hayat dersi veriyor.
Ve insanın aklına yine aynı soru geliyor:
Sen kimsin?
Takipçi sayın mı seni uzman yaptı?
Kameran mı?
Drone’un mu?
Üç viral videon mu?
Yoksa gerçekten yıllarca yaptığın iş mi?
Çünkü gerçek uzmanlık kamera açısıyla oluşmuyor.
Kendi Aralarında Kurdukları Dünyanın Herkese Gerçek Gelmesi
Bu nedenle bugün bazı insanlarla konuşurken sanki aynı ülkede yaşamıyormuşuz gibi bir his oluşabiliyor.
Kendi aralarında bir dünya kurmuşlar. O dünyanın kendi kahramanları var, kendi jargonları var, kendi başarı ölçüleri var, kendi unvanları var, kendi alkış mekanizmaları var.
Ve en önemlisi, kendi aralarında birbirlerini gerçek olduklarına inandırıyorlar.
Birbirlerine “lider” diyorlar, lider olduklarını düşünüyorlar.
Birbirlerine “guru” diyorlar, guru olduklarını düşünüyorlar.
Birbirlerine “vizyoner” diyorlar, vizyoner olduklarını düşünüyorlar.
Birbirlerine “uzman” diyorlar, uzman olduklarını düşünüyorlar.
Sonra gerçek hayatın içine girdiklerinde o dünyanın dışında kalan insanların da aynı dili konuşmasını bekliyorlar.
Konuşmayınca da karşılarındaki insanı gelişime kapalı, eski kafalı, vizyonsuz veya değişime dirençli ilan ediyorlar.
Oysa belki de karşıdaki insan yalnızca çok basit bir soru soruyordur:
“İyi de kardeşim, sen gerçekten ne yaptın?”
En Acı Tarafı: Kendi Yalanına Kendin İnanmak
Bütün bu hikâyenin en acı tarafı, insanın başkalarını kandırması değil.
Kendisini ciddi ciddi buna inandırmış olması.
Çünkü bir insan bilinçli olarak yalan söylüyorsa, gerçeği biliyor demektir. Nerede eksik olduğunu biliyordur. Ne olmadığını biliyordur. Fakat insan kendi yalanına inanıyorsa artık gerçeği görme ihtiyacı da hissetmez.
İşten çıkarılmıştır ama kendisine göre bu “kariyer planının yeniden şekillenmesidir.”
Başarısız olmuştur ama bu “değerli bir deneyimdir.”
Yetersizdir ama bu “gelişim alanıdır.”
Tecrübesizdir ama sertifikaları vardır.
Popüler değildir ama takipçileri vardır.
Uzman değildir ama LinkedIn’de uzman yazıyordur.
Lider değildir ama liderlik sertifikası vardır.
Girişimci değildir ama kartvizitinde “Founder & CEO” yazmaktadır.
Ve bütün bunların üzerine bir de çevresinden alkış geliyorsa, insanın kendi hikâyesine inanması çok kolaylaşır.
Bir süre sonra insan başkalarını kandırmayı bırakır; çünkü artık kandırdığı kişinin kendisi olduğunun farkında değildir.
İşte gerçek tehlike budur.
Çünkü bilmediğini bilen insan öğrenebilir. Tecrübesiz olduğunu bilen insan deneyim kazanabilir. Başarısız olduğunu kabul eden insan yeniden deneyebilir. Hata yaptığını kabul eden insan kendisini düzeltebilir.
Ama kendisini zaten başarılı, bilgili ve yetkin zanneden insanın öğrenmeye ihtiyacı kalmaz.
Cehaletin en tehlikeli hali, insanın cahil olduğunu bilmemesidir.
Gerçek Özgüven Kendini Sürekli Anlatmaz
Gerçek özgüven insanın her konuda konuşması değildir. Her soruya cevap vermek değildir. Her ortamda kendisini kanıtlamaya çalışmak değildir. Her cümlede bir unvan kullanmak değildir.
Gerçek özgüven gerektiğinde “Bilmiyorum” diyebilmektir.
Gerçek deneyim insanın kendi sınırlarını bilmesini sağlar. Gerçek yönetici hata yaptığında bunu kabul edebilir. Gerçek satışçı her müşteriyi ikna edemeyeceğini bilir. Gerçek uzman kendi bilgisinin sınırlarını bilir.
Çünkü gerçek bilgi insana sürekli gösteri yapma ihtiyacı vermez.
Sahte özgüven ise sürekli görünmek ister. Sürekli anlatmak ister. Sürekli unvan ister. Sürekli sertifika ister. Sürekli takipçi ister. Sürekli alkış ister.
Çünkü içerideki boşluğu dışarıdaki görüntüyle doldurmaya çalışır.
Ve dışarıdan bakıldığında bazen gerçekten komik görünür.
Fakat işin acı tarafı, o kişinin aynaya baktığında kendisini komik görmemesidir.
Çünkü aynadaki görüntüyü çoktan değiştirmiştir.
Gerçek Hayatın Jargonu Yoktur
Gerçek hayat bazen bütün bu gösteriyi tek bir cümleyle bozar:
“Ne yaptın?”
İşte o kadar.
Ne sertifikanız olduğu değil. LinkedIn’de ne yazdığı değil. Kaç takipçiniz olduğu değil. Kendinizi hangi unvanla tanımladığınız değil. Hangi İngilizce kavramları kullandığınız değil.
Gerçekten ne yaptığınız.
Kaç yıl yaptığınız.
Kaç insan yönettiğiniz.
Kaç müşteriye hizmet verdiğiniz.
Kaç kriz çözdüğünüz.
Kaç hata yaptığınız.
Kaç kez yeniden başladığınız.
Kaç sonuç ürettiğiniz.
Çünkü gerçek hayatın CV’si yoktur.
Gerçek hayat dipnot ister.
“Satış uzmanıyım” diyorsanız hangi satışları yaptığınız sorulur. “Liderim” diyorsanız kaç kişinin sorumluluğunu taşıdığınız sorulur. “Stratejistim” diyorsanız hangi stratejinin hangi sonucu ürettiği sorulur. “Girişimciyim” diyorsanız ne kurduğunuz sorulur. “Uzmanım” diyorsanız hangi problemi çözdüğünüz sorulur.
Ve bütün o havalı kelimeler bir anda ortadan kaybolur.
Geride yalnızca gerçek kalır.
Başarana Kadar Öyleymiş Gibi Değil, Başarana Kadar Öğren
“Fake it till you make it” belki de yanlış anlaşılmış bir söz.
Çünkü başarana kadar rol yapmakla başarana kadar kendini geliştirmek aynı şey değil.
Henüz yönetici değilseniz yönetici gibi görünmeye çalışmak yerine yönetici gibi sorumluluk alın. Henüz uzman değilseniz uzman unvanı almak yerine uzmanlaşmaya çalışın. Henüz girişimci değilseniz kartvizitinize “Founder & CEO” yazmak yerine gerçekten bir şey kurun. Henüz başarılı değilseniz başarı hikâyesi anlatmak yerine başarısız olmayı göze alarak çalışın.
Henüz bilmiyorsanız “bilmiyorum” deyin.
Henüz deneyiminiz yoksa “deneyimim yok” deyin.
Çünkü bunların hiçbirinde utanılacak bir şey yok.
Utanılacak olan tecrübesiz olmak değil, tecrübesizliğini yılların deneyimi gibi pazarlamaktır.
Başarısız olmak utanılacak bir şey değildir.
Başarısızlığı başarı gibi satıp sonunda buna kendinin de inanmasıdır sorun.
Bir insanın kendisini pazarlaması da kötü değildir. Fakat pazarlama ile gerçek arasındaki çizgi kaybolduğunda insan artık kendisini pazarlamaktan çıkar ve kendisine yeni bir insan satmaya başlar.
Önce bir rol yapar.
Sonra role alışır.
Sonra rolü benimser.
Sonra o rolün gerçekten kendisi olduğuna inanır.
En sonunda da başlangıçta söylediği şeyin bir yalan olduğunu hatırlamaz.
Belki de çağımızın en büyük trajikomik tarafı tam olarak budur.
İnsanlar artık başarılı görünmek için yalan söylemiyor. Başarılı olduklarına inanabilmek için kendilerine yalan söylüyorlar.
Çocuk doktorculuk oynarken oyunun biteceğini bilir. Semercinin çırağı ustanın yaptığı hareketi görüp semerciliği öğrendiğini sanır. Sosyal medya kullanıcısı birkaç bin kişinin alkışını dünyanın alkışı zanneder. Influencer birkaç viral videoyu uzmanlık sanır. LinkedIn kullanıcısı iki günlük deneyimini stratejik liderlik hikâyesine dönüştürür. Sertifika toplayan insan, bir günde aldığı kâğıtları yılların tecrübesiyle eşit görür. CV sahibi yaptığı üç aylık işi üç yıllık deneyim gibi anlatır. Başarısız olan başarısızlığının adını değiştirir.
Ve bütün bunların sonunda ortaya aynı insan çıkar:
Kendisini olduğundan büyük gösterirken kendi gösterisine kendisi de inanmış bir insan.
Oysa gerçek hayat, LinkedIn paylaşımı kapandığında, CV masaya bırakıldığında, sertifika PDF’si indirildiğinde, kartvizit cebine konulduğunda ve bütün o havalı kelimeler sustuğunda başlar.
İşte orada insanın karşısında tek bir soru kalır:
“Peki gerçekten ne biliyorsun, ne yaptın ve ne ürettin?”
Bu sorunun cevabı varsa insanın kendisini olduğundan büyük göstermesine zaten gerek yoktur.
Yoksa yüz tane sertifika, on tane unvan, binlerce takipçi, pahalı bir kamera, havalı bir LinkedIn profili ve üç sayfa jargon da insanı gerçekte olmadığı yere taşıyamaz.
Çünkü kendini pazarlamak kolaydır. Kendini kandırmadan gerçekten o insan olmak zordur.
Belki de “fake it till you make it” sözünün bugünün dünyası için yeniden yazılması gerekiyordur:
Başarana kadar numara yapma. Başarana kadar çalış.
Çünkü gerçek başarı, başkalarının seni başarılı sanmasıyla değil, sen sustuğunda bile yaptıklarının ortada kalmasıyla başlar.
Ve insanın hayatındaki en büyük başarı belki de kendisine sattığı hikâyeye inanmayı bırakıp, olduğu insanla olmak istediği insan arasındaki mesafeyi dürüstçe görebildiği gün başlar.
—Doğrusunu öğren—